ANA SAYFA !
RADYO ACIPAYAM.COM

SİTE AYNASI

Üye
31795

25
FİRMA REHBERİMİZ
KÖŞE YAZARLARIMIZ
HABER ZAMAN TUNELİ
SAYFA İZLENİMİ
Şu ana kadar

45692817

sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: 03-04-2004

HİT
· Bugün

58

· Dün

50333


Acipayam.com | Memleket Kokusu ŞİİRLER, Aşk Şiirleri, şiir Bahçesi, Müzikli Şiirler!


erdorum ACAROĞLU
T E L D E K E L E B E K T O Z L A R I





T E L D E   K E L E B E K   T O Z L A R I, erdorum ACAROĞLU

küçücük
toz zerreleri uçuşur
telleri fark etmeyip
çarpan kelebekten
kanatlarından
yontulu mermerler düşüyor

isimsiz yıkılmalara ad

çakılıyor her biri

duyuyor bir bir tenim
bağırmalara
acı çığlıklara tanık oluyor gözlerim

“toz” diye bağırıyorum
kelebeğin fosforlu sırrı onlar

çığlıklar yükseliyor

“çekin şunu tepemizden”
kanatlarını çırpıyor kelebek
ağır çekim bir film

güm güm

altındaki telaşa
o da telaşlanıyor

ses ve panik helezonları
ritmini bozuyor kanatlarının
kanat uçlarından
bedenine yayılıyor acı

ortalık fosfor tozu

sırrı üç günlük özgür
kanatlarının

yayılıyor yere göğe
yayılıyor dibe derine
her ne ki “var”
toza boğuluyor

kelebek tele dolanıyor
bileklerini kesen tele
parmağını boğan
bedeninin en mahrem
en ince yerlerine
ustaca konuşlandırılan
tele dolanıyor

tel yanıyor
toz yanıyor
sır yanıyor

bir ince et kokusu
genizlerde

can yanıyor

bir el kocaman
çıkıp yüreğinin en dokunulmaz
en sırça köşesinden
çekip çıkarıveriyor
“an” bahçesine

“an” bahçesine
külü yağıyor
yaşanamamış öpüşlerin
kavruk dudak derilerinin

külü yağıyor
okşanamamış
bir bebek saçının her telinin

külü yağıyor
hiç yaşanamamış aşkların
koparılmış sayfalarının,

bir bir takılıyorlar
“an” bahçesinin
gül dikenlerine

kitaplar
kalını incesi
cildi dağılmışı yırtılmışı
yakılmışı
derlenmişi toplanmışı

sonra senin verdiğin
okunmamış
okunamadan yırtılmış olanı

cilt kapağı tutkala yenilip
alıveriyor eski halini

kapağın üzerinde
kara el izleri

hani bir de açmasan içini
sanki yepyeni

tavşan(ım)
hani o ilk ölen
kedinin kulaklarından tutup
sürükleye sürükleye
götürmeye çalıştığı
siyah olanı

kulaklarının dibindeydi yarası

can mı dayanırdı o yaraya
yürek yanmaz mıydı
banyoya bulanan
al kızıl kana

tamponlar sargılar
ve sabaha kadar
acı öpüşler
can çekişler

tavşan(ımın)
kaskatı bedenine doğan
günün ilk güneşi

kitabını koydum yerine

hepsi birden
nişan almış
birer namlu keskinliğiyle
gözlüyorlardı odayı

kayıtçı birer
sorguç gözlem kararlılığı

beni-seni
olmadığın geceleri
gündüzleri

sevgiye ayarlı
dizeler geçiyor gözlerimden

acı ağdaları
dokunana bulaşan
bulaştıkça
bulaştığı yerden
cılız tüyler yerine
can-teni koparmanın
ağır sancısı

sevgiye ayarlı sözler
kimden

herkes olmamak adına
türetilen
söz dize oyunları
farklı olma savaşı
o olmamak adına
yatak odalarında
marka yerine ödenen
“sözlük sevgileri”

hanede viranede
“dost” ateşi yerine
puşt çıkarı besleniyor
ha bire

bir şeyler eksiliyor “çok” tan

“yok”
içine alıyor
her ne “var”sa

“yok” ta
çoğalmak ne güzel

“çok”ta
“yok” olmanın
adıyla

ya sende eksilmem
işte bu acıtıyor her yanımı

sende “sen” olmanın tadıyla
“yok” olmuşken

ne alakası var
“eşek masalları”na bulaşmanın

taşınamaz yüklere talip olmanın
telaşı

banyodan kanalizasyona karışan
aşksız “yok” oluşların
kirli suyunu
tavşan(ım)ın
al kızıl kanına karıştırmama
telaşı

ne zaman öğrenilir
gözle, yürekle
tenle konuşmak

bu karanlık oda
düğmesine dokunmadan
ne zaman aydınlanır

-“sen” den bana eklenen
bir şeyler
dönenir içimde-

içimde bir yerlerde
hiç dinmeyen
hoyratlık

kendime benzetilmeklerimde
çalınıp-çırpılıp götürülen
bir şeyler akıyor
parmaklarımdan

oysa
dudaklarda kalan
bir tatlı dem sade

dost aleviyle yandıkça
coşan

konuştukça ibadet mevsimi
yaratan

tenimizin en yalın sözcükleri

-aşkın terleri-
ki

ateşten potasında
can-kuşum
susmasın diye
direniyorum

yüreğimin her deminde
incelen söz pınarından
alıp can-acımı
yaslanıyorsam
düşlerinin zirvesindeki
ıssız gül bahçesine

güneş çiçekleri
her yanı
kasımpatılarıyla bezesin
ve söğüt dallarında
iğde kokuları
ve kayısılar kızılcıklar
zamanın her köşesinde
çocuk gülüşlerine dönsün

adı
sevi-cem olsun
doğacak çocuğun
diyorsam

bil ki bir nedeni var

çünkü
can tenine
emekle dokunuşla
nakışlanırsa sevgi
tüm çocuklar
karanlıklar içinden
gülücüklerle açarlar
ki umutla bezenir
yüreğimizin düşleri

işte o zaman
fıkır fıkır bir dost yüreğiyle
tenini aşar düşlerim
ve
hoyrat bir aşk yumağından
alır götürür
beni dokuyan sıcaklığına

ya nasıl anlatılır
konmamış isimler çocuklara

can-acısı nasıl anlatılır

oysa acıyı
ten dilinden tanımak
ne güzel

ne güzel şey
güneşe varana kadar
yüzümüzü
dost ışığıyla yıkamak

isimsiz bardaklardan
yürek atımlarını içmek
ne güzel

ne güzel şey

tende
bir damla terle
bütüne karılmak

tariflere
imgelere isimlere
sığamamak
ne güzel

ne güzel şey
sıcaklığının
nakış nakış “ben”i dokuması
tamamlaması

acı öpüşler
kemiriyor bedenimi

elleriyle
korkuları kadar
kara yürekler
dolaşıyor çevremde

can-adlarına
başka adlar arayanlar
çımacı kamaralarında
korkak çocuklar doğuruyorlar
ha bire

ekşimiş
ter kokuları sızıyor
tenlerden
sokaklara

gözlerinin çevresinde
siyah girdaplar
insan gülüşlü cellatların

her girdabın içinde
çırılçıplak
terkedilmiş
çocuk çığlıkları

hoyrat bir çağlayan gibi
akmalı yürekler

isimsiz çocuklar
yürek gürültünü duymalı

gelecekse aşk
bakışların gibi gelmeli

acı fırtınalara
yürek açılsa da

ürkek öpüşler acıtmamalı
canları

her öpüş
koyu bir irin boşaltmamalı
yüreklerden

tenlere takılan isimler
geri verilmeli sahiplerine

odaya çöken ağır karanlık
ve yolunu kaybetmiş
bir kelebeğin
duvara vuran
cilveli gölgesi

ne zaman aydınlanır
düğmesine dokunmadan
bu karanlık oda

göz teni görmüyor odada

ardından
bir savaş
korku

tavşan(ım)ın kanı akıyor
güneşsiz duvarlardan

pelte pelte üzerime devriliyor
karanlık

kitaplardan
bir gürültü yükseliyor
ıslak güneşsiz duvarlara çarpıp
vıcık vıcık bir telaş kaplıyor her yanı

gelme vaktin
akıp gidiyor hızla

bir kalkabilsem yerimden
kapıya bir uzanabilsem
ten ışığınla dolsa içerisi

kapının ardında “sen” varsın

yokluğunda
can-kuşların
can verdiler
birer birer

ne kelebek tozunu
ne de tavşanın
boyun yarasını gördüler

seni sordular
acılarına

kızılay bulvarı’nda
kordonboyu’ nda
kömür tozlu sokaklarda
altıparmak’ta
beyoğlu caddelerinde
istiklal’de

okulumun hemen alt sokağında
yürüyorsun

kucağında kitapların
yanı başında
solgun bir ten-verici silueti

isimler uçuşuyor kaldırımlarda

isimsiz bir ten-satıcı takılıyor peşine

ten-alıcılar dudak ıslatıyor
ürkek adımlı telaşına

dibine kadar sokulan tinerciye
dirsek vuruyor ten-alıcı

kaçıyorsun
belli etmeden kıvrak telaşlı

çiçek pasajı’nda buluyorsun kendini

entel() masalarının arasından
balçık çamuruna batmış
siyatikli bir hasta gibi süzülüyorsun
deymeyin
çıkış kapısı nerede

sakallı bir entel()
dudak titretiyor

permalı
sakallının piposuna
takla attırıyor parmaklarında

“her köye bir piyano…”

sakallı
bira bardağını masaya vuruyor

karides tıkıştırıyor ağzına
konuştukça masaya yağıyor
karidesin yutulamamışları

“köy muhtarları
aydın olacak kardeşim…”

“işin ne
köyü cazip hale getirecen
şehre kaçırmayacan milleti…”

“koçum… doldur şu bardağı
hadi aslanım….”

Kemerini bir delik gevşetiyor

“ver şu pipomu kız…”

yakmaya çalışıyor

“ bir de o oyunu…
taşraya taşımalı
köylere…”

kafasını kaldırıyor
masaların arasında
akordeon çalan kadını arıyor

“huu madam
bitmedi mi oradaki fasıl

heey kemancı
kardeş sen bari uzanıver buraya”

kemanı ve ezberiyle
kendinden emin
ilişiveriyor masanın köşesine

başını sallayarak
ağdalı yorum dizeleriyle
kemanın en üst perde gıcırtısına
eşlik ediyor masa

arada beleşçi yan masaya
bahşiş verirler mi kaygısıyla
göz atıp gülücük dağıtıyor kemancı

coştukça coşuyor masa
bir de yan masa

permalı
çaktırmadan
pedini düzeltmeye çalışıyor

garson
keman çubuğundan sakınıyor

iki at kuyruğu kılı
keman çubuğundan
kurtulmaya çalışıyor

sakallının
elini hissediyorsun kolunda

“bacım dikilme öyle
otur şuraya”

duyamadığın
bir mırıldanma dökülüyor
dudaklarından

kapıyı arıyorsun
hızla süzülüyorsun
masa aralarından

insanlar birbirine sürtünüyor

bazen balerin gibi
parmaklarının üzerine yükselerek
ilerliyorsun deymemek için

turistler
boyunlarında pasaport para
çantaları
ellerinde kocaman bardaklar
akordeoncu teyze aralarında
halay çekiyorlar

bardakları sallandıkça
üzerlerine yere bira yağıyor

terden biradan koltuklarındaki
bacaklarındaki sarı tüyler
tenlerine yapışmış
bir ağızdan
sözsüz bağırmalarla
akordeoncuya eşlik ediyorlar

balık pazarındaki satıcıların
sesi geliyor derinden

o tarafa yürüyorsun
çıkışa

bardaklar boşalıyor
köşede bir tartışma

yolunu şaşırmış bir şarapçı

göz göze gelmeye çalışan
iki aşık

takım elbiseli kravatlı
gül satıcısı

kavanozlu cevizci

kaytan bıyıklı tombalacı

çaktırmadan
parmağındakini
masanın altına süren
kadın

elini masaya vurarak
ağlayan adamı
dinliyor görünen
bir çocuk

“annen
annen hiç duymadı beni
evlat”

hızla boşalıyor bardaklar
hepsini sen içiyorsun sanki

boş bir masa
tam oturacakken
kapıyı görüyorsun

hızla atılıyorsun

ayakta vakur birasını yudumlayan
askılı pantolonlu adama çarpıyorsun

bardak düşüyor elinden
kabahat yapmışlığın telaşıyla
eğilip kırık camları topluyorsunuz yerden


cam parçalarını
boş masaya koyuyorsunuz

adam sana
teselli sözcükleriyle mırıldanıyor

“yazarım ben
öğlesine uğramıştım buraya
sıkma canını”

diğer elinle
kucağındaki kitapları
düşürmemeye çalışıyorsun

yazarın her eğilip kalkışında
bakışlarının tenine değdiğini
tenine yazılar yazdığını hissediyorsun

bir alev sıcaklık sızıyor bedenine

elinin tersiyle ağzını silerken
parmağıyla gözlüğünü düzeltiyor
mırıldanıyor

gözlerinde canlı tutmaya çalıştığı
feriyle

“tesadüf değil bu
sen geldin
hani kanatların…”

“ne kanatları
onlar can-kuşlarımla gitti”

diyorsun içinden

kucağındaki kitaplara uzanıyor


“benim-
baksana benim kitabım bu”

gözleri
gözlüğünden çıkacak dışarı

“tesadüf değil dedim sana
kitabım ve sen…”

şaşkın izliyorsun yazarı

kitapla birlikte
elini tutuyor

cam kırıklarını toplarken
tenini yaktığı
bakışları hissediyorsun ellerinde

ritmik bir telaş yazarda
zaman kazanmaya çalışıyor
gözlüğünü çıkarıyor
pipo gibi ağzına götürüyor
gözlük dudaklarında
gömlek cebinden kalem çıkarıyor

gözlük kalem kitap
ve elin

bir şeyler söylüyor
işitiyor ama duyamıyorsun

elini dirseğine götürüyor

“haydi çıkalım buradan”

”haydi” ne
nereye
bir tek “can”
“haydi” derdi oysa

“ne kelebeğin kanat tozlarını
ne tavşanın ense yarasını
ne de can-kuşların
toplu ölümünü
yaşamadın sen…

can’ım neredesin”

üzerine devriliyor arkandaki uğultu
akortsuz keman gıcırtıları
köşede kavga sesleri
tıkıyor kulaklarını

“yenikapı’ya gidelim
güzel bir balık lokantası var
arkadaşların”

gözlüğünü takıyor
kalemi cebine sokuşturup
kolunu çekiştiriyor

“istersen
sarıyer’de rasim usta var
sanatçı dostlar gelir oraya
kalacak yerin yoksa
kurtuluşta evim var
eve çıkarız

dur ya adın ne senin”

çiğ bir tebessümle bakıyorsun

“benim adım…
doğru ya
bir adım olmalı benim

ama ne o “ad” ben’im
ne de ben o ten’im”

diyorsun içinden

“bırak gideyim” diyorsun

sesin titriyor
boğazın acıyor
üşüyorsun

herkes sana bakıyor

bira bardakları üzerine boşalıyor
başın dönüyor
kararlı bir sesle

“gitmem gerek” diyorsun

yazarın ellerini
ayırıyorsun kolundan

hızla çıkıyorsun oradan

arkandan çaresiz bir hamle

“kalsaydın…
hiç olmazsa
döktüğün biramı ısmarlardın”

alışılmış sövmeler
oynatıyor dudaklarını

kucağındaki kitabın
göğsüne deydiğini hissediyorsun

eli sanki kitabın üzerinde

elleri teninde geziniyor
yüzün ısınıyor
canlanıyor sanki kitap
atmaya çalışıyorsun

kalabalık
alıp verirler
diye korkuyorsun
kitabı sinirle
kolunla vücudun arasında
sıkıştırıyorsun

göğsün terliyor
ince gömleğinden sızan ter
kitabı ıslatıyor

boğuyor yazarını
boğuyor yaşanmadan
yazılanları
boğuyor sadece yazmak için
yaşanılanları

kitap eriyor teninle kolun arasında

yalınayak
mendilci bir kız çocuğu
yavaşlatıyor adımlarını

“evimiz yandı be abla…”

bir kapkaççı
seninle aynı ritimde yürüyor
açığını kolluyor kurnazca

ten satıcılar
ten alıcılar
ve ten vericiler
aynı yerlerinde

tinerci çocuklar
kararmış üstüpülerini emiyorlar

övünç kaynağı
gazete bulmacaları çözer gibi izlenen
aç aslanın ceylan sürüsünü
avlama belgeselleri
ve sote yatışları

ceylanlar
gibi ürkek

“iyi aile bireyleri”

toplu veya tek tek
başları önde gözleri sotelerde
bir an önce
evlerine ulaşmaya çalışıyorlar
sana çarparak

bir polis sireni

kız kaçıyor

tombalacılar
torbalarını gömleklerine sokuşturuyor

jartiyerli bir ten işçisi
beklediği kapıdan içeri dalıyor

epilasyon sakallı
narin ayakkabılarında
kocaman ayaklarıyla
bir gurup eş-ten-işçisi
mis sokak’tan
tarlabaşı’na koşuyor

birinin
ayakkabısının topuğu kırılıyor

polis arabası
önlerini kesiyor

diğer ekip
arkadan sıkıştırıyor

kalın bağırmalar
ince siren sesine karışıyor

kulak zarın acıyor
hızlanıyor adımların

muhallebicide
üniversiteli gençler
yine tavuk göğsü yiyor

yan vitrininin altında
demirden ızgarasında

yakası mendilli
liseli bir çocuk yatıyor

karşısında
olgunlaşma galerisi

kitap sergisi var yine

kırışıp eskimiş
“kitap imzalama günleri” pankartı

içeride alıcı özlemiyle bekleyen
daha yırtılmamış
daha yakılmamış

“korkuları kadar
kara yürekli insanların”

ellerine geçmemiş
yepyeni kitaplar

saat mağazası
yine erken kapatmış

bitişiğinde turist lokantası
tablo gibi vitrini
kokusuyla sıcaklığı
yüzünü yalıyor

tinerci bir çocuğun burnu
camı kirletiyor

adam kovalıyor

dünya ve fitaş
yine alt yazılı film oynatıyor

asma katlı birahane

ve taksim
(üleşme meydanı)

beyoğlu ve taksim

bir bedende
yürek ve bağırsak

iki ayrı iklim
iki ayrı dünya

ışıklar led lambaları

sıraselviler kavşağından
karşıya geçiyorsun

farları açık bir reno
üzerine geliyor

çarpacak
duralıyorsun
kitaplar elinden fırlıyor
firen sesleri
bağırmalar

reno takla atıyor
beyaz reno yanıyor
sadece reno yanıyor

parçaları meydana saçılıyor

insanlara çarpıyor

insanlar devriliyor
insanlar devriliyor
insanlar devriliyor

caddedeki kitapların
her yaprağı
kelebek gibi uçuşuyor

kaldırıma çarptığın dizinden
kanlar akıyor

herkes kaçıyor

ışıklar görünmüyor
ortalık toz
ortalık can pazarı

sular idaresinin ışıklı gazetesi patlıyor
parçaları kurşun gibi
saplanıyor insanlara

hava yolları reklam panosu
katılıyor seremoniye
onun da parçaları kurşun gibi

saplanıyor

ortalık toz
duman

gülle gibi düşüyor kelebek tozları

yıkılan insanların başuçlarına
isimsiz mermerler gibi
çakılıyor her biri

maksim’in önünden
etap’a koşuyorsun

kazancılar yokuşu’nda
kemalle karşılaşıyorsun

can dostum kemalim

babasının evden attığı günü
anlatıyor cansız bedeni

“sen bu eve layık değilsin
defol”

ölü dudaklarından dökülen
yazdığı son mısralar
yankılanıyor
taksim meydanında

“İstanbul soğuk
üşüyorum
iş ver bana patron
donuyorum

çorap ver
çorba ver

allah belanı vermeden
ekmek ver para ver

evim nerede
pastane ızgaraları
izin ver amca
beton soğuk
üşüyorum

evimin yolunu tutuyorum
beyoğlu’ndan
surdibi’ne
yayan”

sen kemali hiç tanımadın

ağzın kuruyor
dizindeki kan çorabına yapışmış
teninden ayrılmıyor

belediye zabıtaları
bir simitçiyi kovalıyor
simit tepsisi havalanıyor

susamlar uçuşuyor

etap kapısında
bir kadının boynuna geçiyor
simitlerden biri

kadın bağırıyor

simitçi
zabıtalara yakalanıyor

bağırıyor

ellerinden kurtuluyor
simitçi

zabıta arabası
panzer gibi lastikleri
peşine takılıyor simitçinin

simitçi düşüyor

küçücük bedeni
koca lastikler altında
kayboluyor

kelebek tozuna boğuluyor ortalık

gümüşsuyu yokuşu’na doğru
koşuyorsun

yaranı acıtıyor çorap

kültür sarayı’nın ışıkları
dizindeki
kuru kanda oynaşıyor

askeri hastane’nin penceresinde
menenjitli bir çocuk
tanıdık bir gülümsemeyle
el sallıyor

dolmabahçe’den esen
boğaz esintisi
dizindeki kanları yumuşatıyor

ve istanbul teknik
özlemin

karşısında “yol” apartmanı

kapısına dayanıyorsun
yedi katlı “yol” un

dokunmadan daha
kapısı açılıyor

okul derslerin uçuşuyor
her basamakta

fiilinden sıfatına
zat’ı şahanelerinden cemine
cemalinden görülene
kemalinden
sır ötesine

en üst kata ulaşıyorsun
kapısında minik bir levha

“haydar”

yazıyor

genelevde aşık olduğu
ten işçisi serap’la evlenmek için
baş ten işçisini yaralayan
liseli haydar

serap açıyor kapıyı

gülüyor
boynuna sarılacaksın neredeyse

elini uzatıyor
yumuşacık elleri

öpüyorsun yüreğinle

bir çift göz
nasıl çizer bu kadar net
insan yüreğini

“elleri korkuları kadar kara insanlar
gelin
yüreklerinizi
ellerinizle kirlenen yüreklerinizi
verin bu ellere

“yok” luğun adıyla korkmadan
ölün birer birer

dudaklarında içmeye özendiği piposuyla
haydar görünüyor kapıda

“gel”
diyor ikisi bir ağızdan

bu güzel tenler
bu can sesleniş

banyodan
ferhan’ın
şımarık bağırmasını duyuyorsun

bu iki tenin
bir damla teri

can-kuşları ferhan

“bitti çıkarın beni banyodan”

uyuşan aklın
yürek atımlarını sıkıştırıyor

ferhan’ı çıkarıp
karga tulumba
atıyorlar seni küvete

sıcacık
deniz fışkırıyor kurnalardan

burada
bu denizde öleyim

“var” bitsin bu küvette

“ben” boğulsun
“yok” luğun adıyla

ferhan gibi
küçücük bornozuma sarınıp
çıkayım buradan

yıkanıyorsun

sakallının dudak ıslatması
kirli kıllı ağdalar gibi
yapışmış gözlerine

permalı
kanlı pedini
boğazına tıkamaya çalışıyor

yazarın gözlerini
temizlemeye çalışıyorsun
bacaklarından

göğüslerindeki kara ellerini
süngerle bastırarak
sökmeye çalışıyorsun

bağırmaları
siren seslerini
susturmak için
kulak zarına kadar sokuyorsun
parmaklarını

tenin yutuyor sabunları

her ne “var”
üşüşüyor banyoya

tavşan(ım) ın can acısı
karışıyor deniz suyu
banyona

savaş yeri banyo

anahtar deliğini
tıkamaya çalışıyorsun

haydar’la serap
açıveriyorlar kapıyı

her şey duruyor

kelebeğin tele takılan kanatları
ten sırrına erişiyor

ilk
koku geliyor burnuna

“bu koku”
diyecek oluyorsun

dilin dönmüyor

ferhan’ ın bornozu
büyük geliyor ten bedenine

sarmalayıp kucaklıyorlar seni

içeride

tozsuz
güneş kanatlı
kelebekler uçuşuyor
____________________________________________

 

MAYIS 2005 TARİHİNDE YAYIMLANAN
"TELDE KELEBEK TOZLARI"
ADLI ŞİİR KİTABINDAN..

___________________________________________________

ÖZ YAŞAM ÖYKÜSÜ VE
KİTAP HAKKINDA KAPAK YORUMLARI

 
Erdorum ACAROĞLU
  Acıpayam nüfsuna kayıtlı ancak, Memur olan babasının görevi nedeniyle, Hiç görmediği bir ilin “şirin” olduğu söylenen bir ilçesinde, soğuk bir kış gününde doğdu.
 tüm okulları çeşitli illerde okudu. Hiçbir okulu başladığı ilde bitirme zevkini tatmadı.
Gelenek bozulmadı; Yüksek Okul ile Lisans Tamamlama Eğitimini üç ayrı ilde tamamladı.
Altı yıl boyunca birbirinden farklı birçok işte çalıştı; ama öğretmenlik inadından bir türlü vazgeçmedi.
Türk Dili Edebiyatı. ve Türkçe Öğretmeni olarak bir süre Özel Dershanecilik, ardından Milli Eğitim bünyesindeki eğitim kademelerinde öğretmenlik, idarecilik ve bir Yüksek Okulda okutmanlık yaptı.

Kırk yıl boyunca anlatmaya çalıştıklarımı sayfalara dökmüşsün; hepsinin altına imzamı atıyorum “B.Ö.”

Dilin tüm zenginliklerini kullanmaya çalıştığınız eserinizin, en az kullandığınız dil kadar zengin, derin ve yaşayan içeriğine yalnızca, acizane hayran olduğumu bildirmek acımasızlığını gösterebiliyorum. “Ş.Ö”

Bazı yerleri beni öyle ürküttü ki, “umarım bir sonraki dizede kendimle karşılaşmam” derken, geç de olsa elimdekinin ayna olduğunu fark ettim. Alev almış bir yapıda cırcır böcekleri üzerine şiirler yazmanın mantıksızlığını kanıtladığın eserinde; “yaşanmadan yazılmaz” lığın tadını aldım.
Ancak, keşke okumasaydım.Yahu canımı çok acıttın “R . D.”

Kapak resmindeki fırça darbelerimin elindeki kalemle benzerliğine, hoyratlığına, kitabını okuyunca bir kez daha inandım “E.L.A.”

erdorum ACAROĞLU

[ Şiir Bahcesi - AnaSayfası Şiir Bahcesi - AnaSayfası | Sayfayı Yazdır Sayfayı Yazdır | Yorum Ekle Yorum Ekle | Şiir Ekle Şiir Ekle ] 

(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.


Eklenme November 22nd 2005
Yazan: erdorum ACAROĞLU
Puan:
Hit: 931
Dil:

Siir Bahcesi ©

Copyright © 2004-2008 Mustafa UNAL. Bu site PHP-Nuke © 2003 kodlarına sahiptir. PHP-Nuke GNU/GPL lisansı altında dağıtılan ücretsiz yazılımdır.