ANA SAYFA !
RADYO ACIPAYAM.COM

SİTE AYNASI

Üye
32008

20
FİRMA REHBERİMİZ
KÖŞE YAZARLARIMIZ
HABER ZAMAN TUNELİ
SAYFA İZLENİMİ
Şu ana kadar

46883244

sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: 03-04-2004

HİT
· Bugün

9513

· Dün

16387


Acipayam.com :: Başlığı Görüntüle - LÜZUMSUZ HAREKETLER
 SSSSSS   AramaArama   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   LoginLogin 

LÜZUMSUZ HAREKETLER

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Acipayam.com Forum Ana Sayfası -> Serbest köşe
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Sal Eyl 01, 2009 11:41 pm    Mesaj konusu: LÜZUMSUZ HAREKETLER Alıntıyla Cevap Ver

YİYELİM İÇELİM, GÜZELLEŞELİM

İnsanlarda doğuştan gelen biyolojik içgüdüsel davranışlar yoktur, Çünkü insanda akıl vardır, çevrenin şartlarına uyumlu olarak nasıl davranacağına kendisi karar verir.
Oysa hayvanlarda, yeme, içme, boşaltma ve cinsel içgüdü kontrol dışıdır. Onların doğasında vardır.
Bazen kontrolü elimizden kaçırdığımızda hem bedenen, hem çevresel olarak kendimize zarar veririz. Çoğumuz yemek nasıl yenir, sofra adabı nedir? Farkında değilizdir.
Aman canım maksat,karın doyurmak değil midir? Değildir. Maksat bedenen ihtiyaç duyduğumuz gıdayı seviyeli, dengeli en güzel bir şekilde almaktır. Yemek yemek bir sanat işidir.

Yediğimiz, içtiğimiz ne olursa olsun nizami yiyip içmekte fayda var.Kimse yok. düşüncesi yanlıştır. Alışkanlık yapar. Çatal nasıl kullanılır, bıçak nasıl… ya kaşık. Hangi yemek hangi sırada,ne oranda yemeli,biraz görüp geçirmeli,tecrübe etmeli..

Lüzumsuz hareketler; Masaya arabasının anahtarı ile gelip, masanın ortasına langırt diye bir tomar anahtar atmak görgüsüzlüktür.
Sofraya elini, yüzünü yıkamadan oturmak, dişlerini kaşığa vurmak, ağız şapırdatmak, bir yandan yemek yiyip, bir yandan telefon ile laf yetiştirmek olacak şey değil.

Sofrada ne olursa olsun, sofra düzeni mükemmel olmalı. Oturulduğunda lüzumlu olan her şey yakında, ya da elinin altında bulunacak tarzda bulunmalı.

Yemek yerken, film izlemek, televizyon seyretmekte doğal değil, En güzeli bir müzik çalar, radyo, teyp vs. Yemek yiyenlerin zevkine uygun müzik tercih edilmeli, sesi bangır, bangır açmamalı. Birbirini duymalı.

Önemli bir nokta da,ağızdaki dişler.Hani son model arabaya biner,her gün sofrası dolar,taşar da,dişlerini ihmal eder adamım.Neymiş,korkarmış dişçiden.. Yazık. Herkes senin çürük dişlerinin takırtısını dinlemek zorunda değil, Ağız şapırtısına katlanmak zorunda değil. Hele buna bağlı ağız kokusu katlanılır gibi değil. Peynir, ekmek ye, ama sağlam dişlerle ye.

Bir başka mesele; Yemekten kalkmadan kürdan, kibrit gibi meretlerle sofrada diş karıştırmak çok ayıp. Geğirmek, göbeğini sağını solunu kaşımak ehh zaten katlanılmaz.

Sofradan kalkarken yemeği hazırlayanlara teşekkür etmek, varsa bir eleştirilecek bir durum;
Usule uygun, kırmadan, incitmeden söylemek gerekir. Mesela ben kereviz sevmem ama yine de güzel olmuş gibi…

Kimi vardır telefon açar,Aloo nerdeyiz biliyormusun,ne yiyoruz hadi söyle bakalım.
Hani hava atacak ya haspam..Çok ayıp.

Gelelim dışarıda nasıl, nerde yemek yemeli?
Önce cukka dolu ise, temiz düzgün bir yer bulup, paranın canına ot tıkayıp en güzel yeri bulmalı. Yok değilse, simit çay neyine yetmez. Haa, unutmadan simit yemek bile sanat işi.
Hadi canım demeyin. Öyle.Kemirerek yemek var,eliyle küçük, küçük koparıp kibarca yemek var..Ah bir de çayın içine sokmazlar mı o simidi,susamlı susamlı tuhaf..Nasıl içerler o çayı bilmem.

Şehirler arası yolculuklarda mola yerinde,patlıcan musakka,dana haşlama,acılı bilmem ne tercih edenler vardır birde..Aman Allah’ım..Birde sarımsaklı cacık yerler,yanına oturur yollar bitmez olur.Hani ya yanındakini,bir güzel dövesin gelir,veya otobüsten inesin gelir.

Bizim kadınlarımızın altın günlerinde, pasta, kek hamur işlerine diyecek çok şey var.
Aysellere gittik şekerim,tam dokuz çeşit,Fatmalar aşağımı kalır al sana on çeşit..Sonra,sonrası malum bir elli boy,doksan kilo..üff ki üff.

Velhasıl yemeyi içmeyi bilmiyoruz,kadın olsun,erkek olsun,çocuk olsun..özenmiyoruz.
Aman anasının bitanesi,ye çocuğum ye…tosunum benim.Çocukta vücut direnci,kiloya göre hafif kalıyor ayda bir doktor kapısına..Lüzumsuz..

Yiyelim, içelim güzelleşelim ama önce özenelim.


02-09-2009 Muharrem Karaoğlan.(Lüzumsuz Hareketler devam edecek)


En son MUKO tarafından Çrş Mar 03, 2010 7:35 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
yilmaz66
ÜYE
ÜYE


Kayıt: Feb 13, 2009
Mesajlar: 17


MesajTarih: Çrş Eyl 02, 2009 6:16 am    Mesaj konusu: slm Alıntıyla Cevap Ver

süper bir konu hani derler ya sonradan görme domizdan dönme ayni onu benziyor .gercekten her seyin kanunu toplum uygun ve saygin davranmak lazim .o eksigimiz gün gectikce artiyor malesef
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Prş Eyl 03, 2009 12:44 pm    Mesaj konusu: SÜRÇ-İ LAKAP Alıntıyla Cevap Ver

SÜRÇ-İ LAKAP

Kuran-ı Kerim; (Hucurat-11) Ey insanlar! Birbirinizi kötü lakapla çağırmayın. Buyurur. Yine bir hadis de; Bir kimseyi sevmediği lakapla çağırana melekler lanet eder. İçtimai hayatta maalesef lüzumsuz insanlar gerek şaka yollu, gerek iyi niyetle birbirine lakap takarlar. Kimi lakaplar babadan oğla, hatta nesilden, nesile devam eder. Bu ayıptır, günahtır.

İnsanlar bu dünyada baba adıyla çağrılır, ahret ömründe ana adıyla. Güncel hayatta varsa kişinin babasının işiyle alakalı ”Ormancı Ali’nin Mustafa” gibi..Davulcu Veli’nin Ali gibi…
Ne bileyim benzer sıfatlarla hitap etmek yerinde bir davranışdır.

Bizim memlekette vaktiyle lüzumsuz birkaç kişi, öyle tahmin ediyorum ki; milleti hegomanyası altına almak isteyen kişiler insanlara akla hayale gelmeyen lakaplar takmışlar, yüzlerce yıl geçmesine rağmen o lakaplar hala söylenmektedir. Dedesine takılan lakabın çilesini torunları, hatta torunların torunları çekmektedir.
Mesela; Kocaayaklılar, Ensesikıllılar, Sümüklüler, Salaklar, Yalınayaklılar v.s.

Ben bu lakap işinden çok çektim, her defasında da lanet ettim. Yıllar önce bir kış günü İstanbul’un mutena bir semtinde görev yaparken kahvehanede yörenin ekâbir takımı kişileri ile oyun oynuyorduk. Garson dedi ki, sizin memleketten biri kapıda seni soruyor çağırayım mı? Dedi. Çağır gelsinler dedim.


Biri İlkokul sıralarından tanıdığım arkadaş, fakat diğerini tanımıyorum. Buyur ettim.
Bizim kasaba ayakkabıcı olduğu için, ayakkabı satmaya gelmişler, arabalarının benzini bitmiş, satış da olmayınca yolda kalmışlar. Benzin istasyonunda depolarını full edip, üç beş lira ceplerine harçlık koydum, gidince köyde babama verirsiniz dedim. Döndük kahveye.
Arkadaşın arkadaşı yöre şivesiyle, sesli harfleri yaydıra, yaydıra; “Eşkıyaların Muharrem değilmisin sen?” diye sordu. Masadaki arkadaşlar yüzüme baktı, bir tuhaf oldum. Şimdi gel de anlat neden Eşkıya dendiğini. Elin oğlu bilmez ki; Kuvay-i Milliye günlerinde rahmetli dedemin Tefenni’li Kaz Ahmet Efendi ile İtalyan işgaline karşı durup dağa çıktığını, altı arkadaşıyla birlikte İtalyanlar tarafından asıldığını. Bu yüzden dağa çıkana, ayaklananlara “Eşkıya” dendiğini. Oysa dedemin o günlerdeki gerçek lakabının “Kurban Mustafa” olduğunu nasıl anlatırım.

Uzatmayalım arkadaşları yolcu edip, masadaki dostlara kısa yollu izah ettim. O günden sonra, birçok yerde görev yaptım çok emin olmadığım köylülerimle sırf bu yüzden muhatap olmak istemedim.

Kalfalık yıllarımda yakın kasabalardan bir arkadaş, bizim kasabaya çalışmaya gelmişti. Efendi, eli yüzü düzgün, hafif dili tat bir arkadaşdı. Konuşurken “T” harfini “Y” ile “Ğ” arası bir tonla söylüyordu.

Bir gün acayip bir şey oldu, onun köyünden pazara gelen bir amca ,”-Sen kimlerdensin?” diye soruverdi. Arkadaş”-Tahta taraklılardan” diyecekti. Ama olmadı “T” yerine “Y” sessiz harfi çıkınca ortaya ayıp bir kelime çıktı. Saatlerce güldük. Çok sürmedi kasabayı terk etti.
Meğer yörede eskiden Keçi, teke boynuzundan tarak yapılırmış, bunun babası sivri zekâlılık edip daha az masrafla tahtadan yapmış. Ne var bunda. Ama öyle değil. Babası ölmüş gitmiş lakap kalmış bir kere.

Siz, siz olun; insanlara lakap takmayın, lüzumsuzluk etmeyin. Varsa bile bunu gelecek nesillere devir etmeyin. En basiti insanları baba adiyle, yaptığı işiyle sıfatlandırın, ya da adiyle soyadıyla çağrın. Çocuklarınıza da güzel isimler takın. Bir babanın annenin, çocuklarına bırakabileceği en güzel miras güzel bir isimdir unutmayın.


3-09-2009 Muharrem Karaoğlan


En son MUKO tarafından Çrş Mar 03, 2010 7:36 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
mrzeren
BAKIR ÜYE
BAKIR ÜYE


Kayıt: Jul 13, 2005
Mesajlar: 114


MesajTarih: Prş Eyl 03, 2009 9:23 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Muharrem Hocam elinize, yüreğinize sağlık! Hem birinci konu, hem ikinci konu çok önemli konular. Ama maalesef bizim toplumda çok yaygın yanlışlar. İşin tuhaf yanı, bir çoğumuz bunun yanlış olduğunu bile bilmiyor. Halbuki bunları söylediğiniz gibi hem dinimiz, hem törelerimiz doğru bulmuyor. Ama nedense insanımız, bunları yapmaktan ve kullanmaktan büyük keyif alıyor. Adamın adı var, soyadı var, meslek ünvanı var; onunla çağrılmıyor, dedesinden kalma yavan, edepsiz bir lakapla çağrılıyor. Bunu anlamakta ben de zorlanıyorum yıllardan beri. İnsanlar bundan ne zevk alırlar. Soyadı kanunu çıkalı bilmem kaç yıl olmuş. Hâlâ adamın soyadını kullanmıyoruz, saçma sapan lakabıyla çağırıyoruz. Aslında bunun altında insanları horlamak, küçümsemekten ya da tam tersi bazılarını yüceltmek için yaptığımız yağcılıktan aldığımız zevk yatıyor. Bu da bir yazarın dediği gibi, tipik bir Ortadoğu kültürü.

Tekrar eline sağlık Muharrem Hocam. Güzel konular.
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Efelerx20
ÜYE
ÜYE


Kayıt: Nov 02, 2008
Mesajlar: 31


MesajTarih: Prş Eyl 03, 2009 10:25 pm    Mesaj konusu: Re: Alıntıyla Cevap Ver

muharrem hocam her iki konuda da o kadar cok haklisiniz ki insallah bu yazilanlari okuyup ders alanlar olur hocam bütün yazdiklarinizi her zaman okumaktan büyük bir haz duyuyorum ayni zaman da ders cikarmaya calisiyorum cünkü her zaman güzel anlamli konular yaziyorsunuz elinize yüreginize saglik saygi ve selamlar
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
isimsiz
BAKIR ÜYE
BAKIR ÜYE


Kayıt: Jun 20, 2007
Mesajlar: 127


MesajTarih: Cum Eyl 04, 2009 9:04 pm    Mesaj konusu: Re: Alıntıyla Cevap Ver

Teşekkürler Muharrem Bey
Oldukça güzel ifade etmişsiniz bazen içimizden geçirip de söyleyemediklerimizi...
Diğer arkadaşlarımız da toplumda karşılaşıp gereksiz, itici ve çirkin bulduğu konulara değinirlerse herkes buradan kendine pay çıkarabilir ve davranışarında daha dikkatli olabilir
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
isimsiz
BAKIR ÜYE
BAKIR ÜYE


Kayıt: Jun 20, 2007
Mesajlar: 127


MesajTarih: Cum Eyl 04, 2009 9:19 pm    Mesaj konusu: Re: Alıntıyla Cevap Ver

Benim toplumda sıkça rastladığım ve rahatsız olduğum konulardan biri de yanındaki kişinin konuşmasına fikrini ya da isteğini belirtmesine izin vermeden onun yerine konuşulmasıdır

sıkça rastladığım bir örneğini hemen anlatmak istiyorum

Bir dostu ya da akrabayı ziyarete gidersiniz
yemek için masaya oturursunuz
ve yemek de sevmediğiniz bir yemek vardır bunu siz ve yanınızda sizinle birlikte misafirliği gelen arkadsınız da bilmektedir
yemeğe başlarsınız
tabiki fazla sevmediğiniz için biraz az ya da kaşık ucuyla yersiniz
ve misafiri olduğunuz kişi bunu anlar ve bi şekilde konuyu o yemeği sevip sevmediğinize ya da yemeğin güzel olup olmadığına getirir
siz onu kırmamak için tam "hayır gerçekten güzel olmuş ama ben biraz rahatsızım , ya da gelmeden önce birşeyler yemiştim o yüzden fazla yiyemiyorum " diyecekken yanınızdaki atlar hemen

"o zaten bu yemeği hiç sevmez"
"başka bi yerdede hiç yemezdi daha önce"
"evde olsa bunun yerine sadece salata yer"
gibi laflar atar ortaya

yani sizin konuşmanıza izin vermediği gibi ortalığı d bi güzel mahveder


daha buna benzer bir çok konu vardır
tam olmadık yer de sizin yerinize sizin siyasi görüşünüzden ve dini inancınızdan bahsedip sizin adınıza yorumlar yapar
oysa orada konuşması gerekn kişi o değildir
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Pzr Eyl 06, 2009 1:14 pm    Mesaj konusu: SANATA SAYGI, İNSANA SAYGI Alıntıyla Cevap Ver

SANATA SAYGI, İNSANA SAYGI

İnsan ve sanat; ikisi de Hakk’ın bir lütfüdür. Bu lütuf aynı zamanda inanca saygıyı, yaratana saygıyı getirir. İnsanoğlu özeldir yaratılmışların en şereflisi, en güzeli “eşref-i mahlûkat” tır. Sanat ise, insanların içinde kimi özel kişilere verilmiş müstesna bir yetenek, bir ihsandır. Zanaat ile sanatı da birbirinden ayırmak gerekir. Adam ayakkabıcıdır zanaatı o dur. Adam şairdir, müzisyendir, tiyatrocu, yazardır v.b. sanatkârdır.

Şiir, edebiyatın değişik türleri ile dilin doğuşuyla beraber hep vardır, hayat ile iç içedir, olmazsa olmazlardan biridir. Toplumu bir arada tutan değerlerin en üstünde yer alır. Toplum buna ne kadar sahip çıkar ise, gelişir, bütünleşir, ortak noktalarda hareket etmeye hazır hale gelir. Bu halka zayıfladıkça kültürel yozlaşmalar, dayatmalar başlar. Art niyetli dayatmacılar da sanatın evrenselliğine sığınırlar.

Uzun yıllar, sanatın her türlüsüne merak saldım; resim, tiyatro, hikâye, müzik, halk dansları en çok da şiir. Resim yeteneğimden görev yaptığım yerlerde tabela yazarak hatır, itibar gördüm. Tiyatro yeteneğimden, piyesler yazdım, öğrencilerimle sahneledim saygı gördüm. Müzik yeteneğimden, beste formunda şarkı, türküler yaptım sevgi gördüm, keyif aldım. Hikâye ve yoğunlukla şiirlerimle geniş bir dost grubu yakaladım hatır, gönül gördüm.
Bunların hiç birinden maddi bir çıkar düşünmedim, yaptığım kitapları bile bedava dağıttım. Yine de aklımın kenarından geçmez. Çünkü kendimi hep amatör gördüm, hala da öyle zaten.

Bütün sanat dallarında o sanatı icra edenlerin en çok istedikleri şey, alkış, saygıdır. Zaman zaman büyük eleştiriler aldım, günlerce uykularım kaçtı, ama yılmadım. En çok kendi yöremden, kendi insanımdan aldığım birkaç söz beni derinden yaraladı. Umursamadım.
Ama Pir Sultan’ın Hızır Paşa tarafından, halka taşlatılması esnasında, dostu Ali Baba taş yerine gül atmış ya. O meşhur sözü “Şu Ellerin Taşı Bana Hiç Değmez / İllede Dostun Bir Tek Gülü Yaralar Beni” gelir aklıma.

Bana yıllardır hep sorarlar, ne diye yazıyorsun, niye bu lüzumsuz işlerle uğraşıyorsun? Bu öyle bir şey ki, anlatılmaz, anlatılamaz. Saatlerinizi, günlerinizi, yıllarınızı alır ama yorulmazsınız.
İnsanın yaptığı işin arkasında durması da zordur hani.”Söz ola kestire başı, Söz ola bitire savaşı” Ama siz kendinizden eminseniz bir şey olmaz,”şairleri haykırmayan toplumlar, yozlaşmaya, yok olmaya mahkûmdur” demişler. Nefesimizin yettiğince haykıracağız.

Zaman, zaman şiirinizin veya bir eserinizin okunduğu, yazıldığı ortamlarda “öküz altında buzağı arayanlar” çok olur. Derler ki; “Ben bu işlerden anlamam ama,bizim oğlanın çok şiirleri var,bine yakın vardır,yemin ederim” Adam Necip Fazıl gibi,”şair-ül muharrir” falan sanırsın.Eee..nerde o şiirler?”evde,ama kim bilir nereye attık” Aslında yok öyle bir şey.Şiir toplum içindir,saklı defterde,yazılı duran şiirinde kendinden başka,kimseye hayrı yoktur.Yazdığı şiiri herhangi bir toplumda paylaşmak ise,medeni cesaretin dik alasıdır.Şairler de,savaşçılar kadar cesurdur.

Müzik de, bir röportaj tan örnek vereyim. Siz anlayın. Kayahan Acar, ünlü bestekâr, şarkıları dillerden düşmeyen mükemmel bir sanatçı. Birisi yeni yaptığı şarkı için,”Filanca şarkıya ne çok benziyor” diye sorunca. Toplam sekiz tane nota var, her müzik birbirine benzer, ama siz ayıramıyorsunuz. Demiştir.

Bunu niçin yazıyorum, yöremizde yetişen mükemmel şairler var. Kendi çabalarıyla bir yerlerde yazmaya, bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar. Okurken onların yürek kıpırtılarını hissedebiliyor insan. Bu genç şairlerimize destek olmak lazım. Heveslerini kırmamak, öküz altında buzağı aramamak lazım. Onlar nihayetinde; Bizim sesimiz, bizim yüreğimiz, bizim kültürümüz, insanımız. Eleştirilerimizde seviyeli, alkışlarımızda coşkulu olmalıyız, cesaretlendirmeliyiz.

Unutmadan, sanata saygı, insana saygıdır. İnsana saygı Hakka saygıdır.

6-09-2009 Muharrem Karaoğlan.


En son MUKO tarafından Çrş Mar 03, 2010 7:36 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Prş Eyl 10, 2009 11:10 pm    Mesaj konusu: TATLI DİLLİM, GÜLER YÜZLÜM. Alıntıyla Cevap Ver

TATLI DİLLİM, GÜLER YÜZLÜM.

Doğduğumuz günden beri bir koşuşturmadır gider hayat. Kiminin bir hedefi vardır, kimi hesapsız, kitapsız yaşamayı sever. Gününü gün eder. Çocukluk, gençlik… Derken evlilik, çocuklar, hayat şartları ,birde bakmışsın yol bitmiş. Ya er kişi niyetine, ya hatun kişi niyetine bir salâtlık saltanat musalla taşında, kara toprağın sırtına yaslanırız.

Bütün bunların arasında, kendimize, sevdiklerimize zaman ayıramadığımız günler olur.
Oysa insanlar konuşa, konuşa birlikte olmazlar mı? O zaman güzel konuşmak, kırıcı olmamak, karşımızdakinin sözünü kesmemek gerekir.
“Sen bilmezsin, Sen bir sus, Çocuklar konuşmaz, Bu kadın işi değil” Güncel konuşmalarda sıkça kullanılan cümlelerdir. Yanlış.

Bir de konuşurken, karşısındakine fırsat tanımayan, ağzında baklayı ıslatıp, ıslatıp bir türlü çıkarmayanlar. Fesat, fitne düşünüp önüne yuvarlanıp, senden aldığını sana satan, dile veren türler… Hayatı zindan eder insana.

Konuşurken hitap tarzı da çok önemli,Ayşe hanım,Ahmet bey,delikanlı,hanım kız,bizden büyük ise abi,abla…. Diye hitap etmeli. Sık, sık lüzumsuz tekrarlardan kaçınmalı.” Daha, daha nasılsınız? Havalar da bozdu, bozacak, sıcaklar canımıza yetti”

En önemlisi aile içinde eşine, çocuklarına güzel konuşmak, saygı ve sevgi çerçevesi içinde dolaşmak. Hani bir laf vardır; Evlenmeden önce saçının bir teline kurban olup da, yemeğe bir saç teli düşünce eşini kurban edenlerden olmamak.”Len garı.!” “Avrat””Bizimki””Kocakarı”
Gibi saçma sapan ifadelerden uzak durmak. Kadınların; Narin, nazenin bir yapıda olduklarını, onlarında bir annesi, babası olduğunu, hayatın eşit şartlarda devam etmesi gerektiğini unutmamak. En azından adıyle hitap etmek, güzel sıfatlarla çağırmak.

Bülbül güzel sesi için sevilir, gül de rengi ve kokusu. Bu niye insan olmasın?
Hayatı güzelleştirmek insanların kendi elinde. Güzel giyinmek, güzel konuşmak, güzellikleri sevdiklerimizle paylaşmak, hoş yaşamak. Yoksa kendi dünyamızı kendimize zindan etmek, bir anlık mesele, cennete çevirmek ise zahmetli iş.

Bir gün eşinize bir hediye alın, küçük, büyük fark etmez, Erkek iseniz, traş olun, güzel bir parfüm alın, güzel kokun. Bayan iseniz şık giyinin. Eşinize çocuklarınıza daima hoş görünün ki, hoşluk göresiniz. Dünya o kadar kolay değil. Biraz dikkat, biraz gayret, göreceksiniz her şey güzel olacak.

11-09-2009 Muharrem Karaoğlan


En son MUKO tarafından Çrş Mar 03, 2010 7:37 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Çrş Eyl 23, 2009 2:09 pm    Mesaj konusu: İNSANI UYUZ ETMEK Alıntıyla Cevap Ver

İNSANI UYUZ ETMEK

Uyuz hastalığı yüzyıllardır, insanlara, hayvanlara bulaşabilen, kaşıntılı bir hastalık, Hastalığı yapan, mikron büyüklüğünde küçük bir canlı. Gel gelelim cilt üzerine yaptığı alerjik reaksiyon nedeniyle kaşıntılı, ve bulaşıcı, derdi çok büyük .Birde köpeklerde,koyun,keçi gibi hayvanlarda sık görülür..Köylerde kökten çözüm, uyuz olan köpeği sağa sola bulaştırmasın diye öldürüp, gömerler tarlaya.Ama insanı öldürüp,tarlaya gömemezsin doktora götürürsün.İyileşir geçer gider.

Birde geçmeyen uyuz vardır ki, evlerden uzak. Hani zaman, zaman karşılaşırız, adam tezgâhtan bir simit verecektir, bekle artık. Otobüsü kaçıracakmışsın, işin aceleymiş önemli değil.

Evde bir arıza, musluk patlar, fayans çatlar çığırırsın bir usta. O kadar yavaş hareket eder ki,
Başlarsın kaşınmaya.”kıl oldum abi” derler ya..Nerdeyse “bırak ülen şu işi, ben kendim yaparım” diyesiniz gelir.Ben çok dedim,Her defasında o işi için lazım olacak,testere,matkap,makine,teçhizat ne varsa aldım,kendi işimi kendim yaptım. Az kaldı; elektrikçi, tesisatçı, mobilyacı, fayansçı, asansörcü oldum sayılır.

Üniversite yıllarında Konya şehir merkezinden,oturduğum semte giderken zorlu bir kış günü,dışarıda hava eksi yirmi beşlerde.Hani itin kuyruğunu dondurur cinsinden.Elimde birkaç kitap bindim tramvaya..Her durak da yolcu alan tramvay.; Nalçacı durağında biraz işi uzattı..
Kapı açıldığı için herkes üşümeye başladı.
Birden yanımda oturan, siyah gözlüklü, eli bastonlu amca bağırmaya başladı.
“Köpeğin uyuzunu öldürür atarsın emme, insanın uyuzuna bişey edemeyyosun.” Dedi. Bir kaç söylendi. Tramvayda herkesin gözü bu adama çevrildi, kimi kafasını salladı, kimi tebessüm etti. Çok doğru der gibi.

Sesi aşina olan bu adam, meğer Konya’nın gülü, Kör Ahmet miş. TRT arşivindeki Konya türkülerinin yarısından fazlası bu adamın. Müthiş ut çalar, yöresel ezgilerine, türkülerine doyum olmaz.

Aradan yıllar geçti, Kör Ahmet’in dediği söz hala aklımda. Arada,sırada; yolda giderken, çarşıda, pazarda tramvaya binen o tip kişilere rastlamak mümkün.
Beş dakikalık bir işi, akşama bırakan,”bakarız, yaparız, nasip…” diye öteleyen kişiler.
Yaptığı işi özümsememiş, galeye almayan, sanki silah zoruyla yapıyormuş durumunda olan insanlar.Uyuz ederler beni..kaşınmaya başlarım.

“Köpeğin uyuzunu öldürür atarsın ama, insanın uyuzuna bir şey yapamıyorsun”.Dedirtirler.


23-09-2009 Muharrem Karaoğlan


En son MUKO tarafından Çrş Mar 03, 2010 7:37 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Cmt Ekm 03, 2009 7:31 pm    Mesaj konusu: KISMET Mİ, CEHALET Mİ? Alıntıyla Cevap Ver

KISMET Mİ, CEHALET Mİ?


İnsanlar; Kadın erkek olarak yaratılmıştır. Erkeklere genellikle hep şu sözler sarf edilir;
“sen önce adam ol, adam olacaksın, erkekçe söyle.” gibilerden. Bayanlara” elin evine gideceksin, gelin olacaksın, sende anne olacaksın” gibi. İşin öte yanını bir tarafa bırakıp, erkek olmak, adam olmak üzerine konuşacak çok şey var.

Ataerkil bir aile yapısına hâkim toplumumuzda, oğlan çocukları kim ne derse desin tercih edilir. Kaç çocuğun var? Sorusuna iki oğlan dört de kız. Bu ve buna benzer soru cevaplarda, özellikle babaların yüreği cız eder. Erkek çocuğu olduğunu gurur yapar da, kız çocuğunu biraz daha buruk söyler. Neden acaba? Bilirler ki, bir gün büyütüp, yetiştirdiği kızı bir başka hanenin mensubu olacak, damat hayırlı mı hayırsız mı çıkacak? Düşündürür. Aslında bütün sorun, kadının ekonomik özgürlüğünden kaynaklanır, Görmezden gelinir.
Biraz daha dünya görüşü yüksek, inançlı kişiler, eli ayağı düzgün olsun da, kız oğlan fark etmez düşüncesine hâkimdir.

Aile olmak, her insanın fıtratında vardır, Bu yüzden “Allah’ın emriyle” diye başlanır işe.
Söz, nişan, düğün derken çekirdek aile, zamanla birkaç bireyin katılımıyla büyür, hatta genişler gider. Yöreye, kültüre v.d sebeplere bağlı değişir.

Evliliğin erkek boyutuna bakarsak; çeşit çeşit erkek var. Kıskanç, iş kolik, bağımsız, Kazanova, romantik, zeki… Daha da abartırsak; Sadık,züppe,koruyucu,dağınık,kıro,maço,çapkın,hafif..Bunun ideali nedir?Hani erkek gibi,erkekçe sorularının cevabı? Eh artık onun cevabını evlenecek iki kişinin kendi karar vermesi lazım. Evlilik pazarı insan hayatında bir kez kurulur, orda alışveriş tam olmalı, iki tarafta yanılmamalıdır.


Kızı verdik, kızı sattık diyenlere ifrit olurum. Doğrusu, gençler evlenmeye karar vermişler. Değil midir?
Kızını dövmeyen dizini döver,kızına sahip çıkmazsan ya davulcuya,ya zurnacıya kaçar.. Zırvaları saçma gelir.

Evlenecek erkekte aranan kıstaslardan en sağlamını bizim yörede koymuşlar. Sanatı olmayana kız vermeyeceksin. Askerliğini yapmayana adam olmuş demeyeceksin.
Zenginlik gelip geçicidir, zanaat baki. Bizdeki kusur da; Küçük yaşlarda evlendirmek. Kadın erkek bir zanaat sahibidir bizde. Bu yüzden; boşanmalar, geçimsizlikler yok denecek kadar azdır.
Sonuç yine ekonomik özgürlüğe dayanıyor.

Son günlerde, ekonomik krizler boşanmaları, kadına uygulanan şiddetin dozunu epeyce artırmıştır. Bunun içine töre, aşiret, inanç gibi sosyal faktörler de ilave olduysa işin ceremesi çok daha ağır olmaktadır.

Teknolojinin sonuna kadar kullanıldığı, bilgi ve iletişim döneminde, evlilikler, kadın ve çocuklar en büyük risk grubunu oluşturmaktadır.

Medyadan birkaç örnek verecek olursak, kıskançlık krizine giren erkek bozuntularının yaptıkları aşikâr. Hele bir tanesi tüylerimi diken, diken etmiştir. Kendisinden on beş yaş küçük, dört çocuklu karısının kulaklarını kesip, bıçakla vücuduna harita çizen bir koca.

Ben hukukçu değilim ama cinsel taciz, kadına işkence gibi suçlarla suçlanan kişilere yeterince caydırıcı ceza verildiğine inanmıyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde birkaç bayan milletvekilimizin “bunları hadım etmek lazım” fikrine yerden göğe kadar katılıyorum.

Aileden başlayarak, eğitimin içinde, sosyal yaptırımların içinde aile kurumu korunmalıdır.
Toplumun en küçük birimi ailedir. O bozulur ise toplum bozulur. Kız olsun, erkek olsun çocuklarımıza sonuna kadar eğitim, ekonomik özgürlük sağlanmalıdır. Adam olmak, kadın olmak budur.

Evlendirmiş olmak için çocuklara kıymamak gerek. Mürüvvetini görseydik diye, kızından, oğlundan bezginliğimi olur, bir ananın babanın. Mümkün değil.

Sonra anlamadığım şey, herkes evlenecek, aile olacak diye bir şart yok. Babasının, kocasının durumu iyi diye göz göre göre, öz evladını ateşe atanlara ne demeli bilmiyorum.

Allah herkesin evladına hayırlı kısmet, iyi bir aile olmayı nasip etsin.(Amin)


29-09-2009 Muharrem Karaoğlan


En son MUKO tarafından Çrş Mar 03, 2010 7:37 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Cmt Ekm 03, 2009 7:32 pm    Mesaj konusu: SAÇLARIN, AH O SAÇLARIN. Alıntıyla Cevap Ver

SAÇLARIN, AH O SAÇLARIN.


Dost başa düşman ayağa bakar derler. Saç vardır, alır insanın aklını başından. Sabahleyin güne başlamadan , evin kapısından çıkmadan daha,saatlerce saçımızla, başımızla oynamaz mıyız?

Kaç tane türkü vardır literatürde, kaç tane şiir, saçlara dair. Bir tel saçına ölüp, ölüp dirilenler, en kıymetli hatıra diye yıllarca saklayanlar.

O halde; kadın olsun, erkek olsun saçlarımıza gerekli önemi vermeliyiz. Dikkat etmeliyiz, bu meret döküldü mü bir daha yerine gelmez. Saçlarımızda vakti saati gelince uzar, mecburen kuaför ya da berber dediğimiz işin ustasına gideriz. İşte burada seçici olmalıyız. Tıpkı kasap seçerken gösterdiğimiz titizliğimiz tutmalı.

İkisi de kesim yapıyor; birinin kestiği yenmeli, diğerinin kestiğine bakılmalı.

Yıllarca birçok yerde çalıştım, gittiğim yerde manavı, marketi, konfeksiyoncu, kırtasiyecimi değiştirmişimdir, kasabımı ve berberimi asla. İkisine de kesin güven ister.

Teknoloji ilerledikçe kuaförler, berberlerde çağ atladı sanki. Her şey elektrikli, her şey makineli. Nerde o bir tarak, bir makas ile traş eden ustalar. Köseleye usturasını sürüp sinekkaydı yapan zatlar?

Sokaklar çeşit, çeşit insanlarla doldu. Saçlar eskiden beri dikkatimi çektiğinden diken, diken saçlı gençler, atkuyruğu gibi saçını bağlayan erkekler, ilginç,ilginç sakallar... Tuhafıma gidiyor.
Erkekleri bir tarafa bırak, ya kadınlara ne demeli? Hani para verip, zorla kendini çirkinleştirmez ki insan. Çerçevesi bozuk resim gibi dolaşıyorlar farkında değiller.

Ah şu kuaförler, lafa, sohbete getirip hem paralarını alıyor, hem de şekilden şekle sokuyorlar saçlarını. Bunlara önce sanat ve estetik dersi verip ondan sonra eline makası vermek lazım.

Şeytanın gör dediğini illaki görüyor insan. Hele o saç boyalarının renkleri; Aman Allah’ım olmaz böyle bir şey. Esmer bir ten kare bir yüz, civciv sarısı saçlar, kesim desen hak getire.

Saç boyatma lise talebelerine kadar inmiş, güzelim sağlıklı saçlar ney düğü belirsiz o kimyasallarla ne hale geliyor kim bilir. Yıllarca Farmakoloji (İlaç Bilimi) derslerine girdiğim için prospektüsler, kimyasalların etken maddeleri ilgimi çeker. Bilseler onların çoğunun insan sağlına ne denli zararlı olduğunu belki bir daha boya sürmezler. Kimisi hariç tabi.

Kuaför değilim ama saç kesimi insanın yüz hatlarına uygun olmalı, boyada yüz rengine.
Anatomik olarak kabaca, tam yedi çeşit yüz hattı var, kare, dikdörtgen, üçgen, baklava v.d.
Yüz rengine uygun boyayı da, estetik olarak genellersek; yüzünüzü size özel bir tablo olarak düşünüp bu tabloya nasıl bir çerçeve gider, onu göz önünde bulundurmak lazım.
Bu tercihi, kuaförünüzün isteğine bırakırsanız gülünç duruma düşebilirsiniz.

Aslında saçlara hiçbir kimyasal boya kullanmamak, doğal haliyle dolaşmak en sağlıklısıdır.
Fakat zaman, zaman boyatmak mecburi olabilir.

İnsanların beslenme alışkanlıklarına, genetik yapısına, kullandığı ilaçlara, radyasyon gibi değişik sebeplere bağlı saçları dökülür. Bunun yanı sıra, her gün yıkamak için kullandığınız su ve şampuan çeşitleri de farklı bir etken. Bunların içinde doğal olanını, bula bilene ne mutlu.
Nedir bunlar? Zeytinyağlı, lavantalı, defneyaprağından yapılmış, mümkünse köy imalatı doğal sabunlar. Klorsuz, kireçsiz yumuşak sular saçlara hiçbir zarar vermez. Bizim oralarda eskiden odun ateşi külünden, bir kürek kazanın içine atarlar küllü su yaparlar, banyo ve çamaşır için kullanırlardı. Çok da sağlıklı bir iş yaparlardı. En kral şampuanla yıkasan saçlar, hiç o kadar yumuşak, şekillenir ve doğal olamaz.

Balık baştan kokar derler ya, insanda baştan kokar. Her gün mutlaka yıkanmalıdır.
Yıllar önce bir berber, acemilik mi desem, dalgınlık mı desem benim istediğim şeklin dışında bir kesim yaptı. O ilin Berberler ve Kuaförler oda başkanına şikâyete gittim.
Başkan dedi ki; Burada hangi berbere gitsen aynı kesimi yapar, çünkü hepsi Topal Osman’ın çırağının çırağı. Ben sana bir arkadaş tarif edeyim bundan sonra oraya git.O bu işi yurt dışında öğrendi geldi.Doğruymuş,yedi sene aynı berbere gittim.

Mesleğim gereği, her gün lise talebelerinin karşısına çıkıp ders anlatıyordum, Ders den çok bu ve benzer şeylere dikkat ediyordum. Örnek olsun diye.

Bir zamanlar televizyonda bir reklam vardı, bilmem hatırlar mısınız ”susuzluk hiçbir şey, karizma her şey” reklam biraz abartılı da olsa, ikisi de önemli değil mi?

Kimse senin evinde, ne yediğini, içtiğini bilmez ama kapı dışarı çıkınca, el içine çıkınca bir şeyler düşünür.Bizim köyde kocakarılar bile,bakkala,pazara gidecekleri zaman evden “marma” dedikleri temiz,siyah,piti kareli baş örtülerini almadan evden dışarı çıkmazlardı.Sırf esnafa,bakkala ayıp olmasın diye.Düşüncenin asaletine bak.Şimdi nerde..yataktan fırladığı gibi,pijamalarla market,pazar dolaşanlar.Modern hayatmış ya,sevsinler.

Her insana takdir-i ilahi bir ömür biçmiş, bizlere yarattığım en güzel varlık demiş yaratan. İçimiz dışımız güzel olsun. Hayat güzel olsun. Kendi irademizle çirkinleşmeyelim. Kendiniz olmayın hayatı karartan.

1-10-2009 Muharrem Karaoğlan.


En son MUKO tarafından Çrş Mar 03, 2010 7:38 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Pzr Ekm 04, 2009 10:28 pm    Mesaj konusu: ARABALAR VE İNSANLAR. Alıntıyla Cevap Ver

ARABALAR VE İNSANLAR.


Recai Zade Mahmut Ekrem “Araba sevdası” isimli romanında ne güzel anlatmıştır. Arabasına bakıp içindeki kişiyi, arabası ile özdeşleştirmeyi, oysa işin öte yüzünün farklı olduğunu. Arabalar ve insanlar, yıllarca hep iç, içe. Arabaya binmek, araba sahibi olmak, araba beklemek hayatımızın bir parçası olmuş çıkmıştır.

Eskiden erkekler; Kahve köşelerinde, iş yerinde durmadan arabasından bahsederdi. Şimdi kadınlar da girdi işin içine. Bir bakıyorsun bir kapıda birden fazla araba. Yok, yok; Kimse memlekette kriz var, işsizlik var, para yok demesin. Paranın bolluğu; Lüks yaşantının bir parçası olan kapılardaki yollara sığmayan arabalardan belli.

İnsanların araba sahibi olma nedenleri çok; Kimi derki, lüks değil ihtiyaç, kimi, işimin bir parçası, kimi benim eşim toplu taşıma araçlarına binemez namahrem… Say, say bitmez.

Değişen hayat şartları ne kadar sürat, ne kadar hareket, o kadar bereket düşüncesini pekiştirmiştir. Benim düşüncem işi abartmamak. Gerçekten gerekli ise; Eyvallah. Yoksa var desinler diye, boşu boşuna araba sahibi olmak lüzumsuzluk.

Öyle tipler var ki; Kirada otururken üç yıl taksitle araba alıyor, vergisi, bakımı şusu, busu da eklenince tepe takla gidiyor. Araba durduğu yerde masraf demek, ben bu sene hiç kullanmadım kaskosunu yatırmıyacam, vergisini ödemeyeceğim diyen varsa beri gelsin.
Eskilerin biri lafı vardır “Ahır olmadan, at alınmaz “ diye. Dinleyen kim.

Görmeyenin bir oğlu olmuş meselesi vardır birde.Elinde sürekli arabasının anahtarlarını sallayan kişiler.Pintiliğinden piknik alanına bile yürüme giden,benim araba çok az yakıyor,ne zaman yakıt aldığımı unutuyorum,on sene oldu daha on bin kilometre gitmedim,tamamen orijinal…. Eh iyi de, bu mereti kullanmazsan tabi yakmaz, parçası da değişmez.
Bu kişilerin arabalarından başka konuşacak hiçbir lafları olmaz.Daha sinek bile konmadı benim arabama,üstünde branda,kapalı garaj..say artık.Senin çocuk kaçıncı sınıfa gidiyor desen tereddüt eder.Eşinin doğum gününü unuturda,arabasının yağını ne zaman koyduğunu saatine dakikasına kadar unutmaz.

Geçenlerde bir dostumun otuz yaşındaki arabasını beraber hurdacıya sattık. Cillob gibi araba hurda demir parasına verdik geldik. Satma nedeni de; vizeden geçemeyeceğinden filan değil, yurt dışına çıkış yapamayacağından. Bahsettiğim kişi arabasını kendi oğlundan bile esirgeyen, kontağını kimseye vermeyen enteresan bir kişi.

Dindar kesimde en önemli ihtiyaç arabadır. Neden diye sordum. Çoluk çocuk toplu taşıma araçlarında hoş olmuyor, birazda inancımıza ters. Son günlerde bayan sürücülerin çoğunluğunu bu kesim oluşturuyor. Eskiden artistvari bayanların kullandığı o lüks arabalara artık bunlar kullanıyor.

Üniversite kapılarında cirit atan çapkınların çoğunluğu da arabayla iş bitiriyormuş. Kulak misafiri oldum, araba kiralayıp gidiyorlarmış. Onun arabası var, güzel mi güzel, şoforüde var, özel mi özel. Hey gidi gençlik biz boşuna türküler söylemişiz, pencere altlarında, gece karanlıklarında. İşin şakası bir yana bu yolla aldanan, aldatan çok insan var.


Cem Yılmaz’ın “Asfalt ağlıyor, yanıyor” lafı gibi. Bazı kişilerde öyle arabalara biniyorlar ki, araba ağlıyor. Vay anasına diyorsun, iç geçirerek. Arabasına göre insan, insana göre arabamı olur diyeceksiniz. Haklısınız, paranın gözü kör olsun.

Dönüp dolaşıp, sözün özü; Önce insan ve insani değerler. Araba;Hiçbir şey. Ne de olsa altından rüzgâr geçiyor. Bir saniyelik dalgınlık, son durak kara toprak.


5-10-2009 Muharrem Karaoğlan


En son MUKO tarafından Çrş Mar 03, 2010 7:38 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
yilmaz66
ÜYE
ÜYE


Kayıt: Feb 13, 2009
Mesajlar: 17


MesajTarih: Pts Ekm 05, 2009 7:07 am    Mesaj konusu: slmlar Alıntıyla Cevap Ver

ewt altindan rüzgar geciyor bir an dikatsizlik kara toprak .hangi bir isi dogru yapiyoruz ki .su meydan gelen kazalari bakin olmamasi lazim arabayida saygi duyacan icindeki kisiyide .
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Sal Ksm 10, 2009 8:49 pm    Mesaj konusu: KEKO’NUN KAHVESİ Alıntıyla Cevap Ver

KEKO’NUN KAHVESİ


İzmir’in ortasında bir kahvehane, karşısında büyük bir cami altında çeşit, çeşit dükkânlar.
Emekli olsam da, erken uyanmak öğretmenlikten kalma sanırım, sabah namazından sonra ilk müşteri ben olurum.

Keko’nun kahvesi. Kendisi Diyarbakır Lice’den, kamyon şoförüymüş, çok görmüş geçirmiş birisi, yıllardır mahallemiz sakinlerinden. Ocakcısı Konyalı, garsonu Manisalı müşterileri; Kars, Ardahan, Erzurum, Konya, Balıkesir, Denizli, Niğde’den, her yerden.

Karşı duvarda bir Atatürk resmi asılı, temiz bir yer, çayı, kahvesi içilir. Bardakları bulaşık makinesinde yıkanır. Her gün beş çeşit gazete alınır. Benim erken gitme sebeplerimden birisi de gazete okumak. Hemen her gün ilk ben okurum gazeteler kirlenmeden, bir bulmaca çözer, güncel bir konu dikkatimi çekerse yazboz kâğıdına birkaç dize şiirimi yazar, elimde iki ekmek eve giderim.

Öğle vakti tekrar gelirim, oyuna otururuz, vakit nasıl geçti anlayamayız. Genelde işci, amele, esnaf, yakındaki okuldan öğretmenler ayaküstü çaylarını içer, sohbetini yapar giderler. Kimi işine, kimi okula, kimi karşıda duran camiye…

Televizyonda maç olduğunda, özellikle milli maçlarda hep birlikte alkışlar, hep birlikte üzülürüz.

Haber saatlerinde bir kötü haber olduğunda, özellikle “Şehit haberleri” çok üzülenlerden biri Keko olur. Lanet eder. Ben ve benim akranım olanlar ona “Keko dayı” deriz. Onun özel şivesiyle Türkçesine bayılırız. Asla kendi dilini yanımızda konuşmaz. Kaç defa şehit törenlerini izlerken gözyaşlarını sildiğine şahit oldum.

Son günlerde varsa yoksa açılım haberleri.”Sen hocasın, ne diyon bu işlere?” Diye sorar.
“Bizim kahvede açılım yok Keko dayı, Türkiye’nin yüzde doksan dokuzunda da öyle” derim. Kafasını sallar, doğru der gibi.

Kimsenin kimseden şikâyeti olmadan, sen Kürt, Sen Türk demeden yaşayıp gidiyoruz. Kimi camiye gidiyor, kimi cem evine, kimi işine, kimi evine. O halde sorun ne?

Bir minibüse binerken, Şoför bey sen Kürt müsün? Veya Türk müsün? Laz mısın? Yörük müsün? Diye soran var mıdır? Sanmam.

Bütün mesele terör estirenler. Bu memleketin bölünmesine, insanların birbirine hasım olmasına çanak tutanlar. Sıradan insanımızın çoğunda dirlik, birlik düşüncesi, geçim derdi, işsizlik, gelecek kaygısı.

Terörü bitirecek olan, Kürtçe eğitim, kimlik değil, gençlere yeni iş sahaları yaratmak, askere gidenlerin sağ salim evine dönmesini sağlamaktan başka bir şey değildir. Bu işi yapacak olan kurumlarda dimdik ayaktadır.

Şöyle etrafınıza bakın, kahvehanelerde, iş yerlerinde… Kız alıp, vermişiz, et ile tırnak gibi birbirimize karışmışız. Seksen altı yıldır Türkçe konuşup anlaşılıyor da, şimdi ne oldu?

Aileler toplumun, kahvehaneler memleketin aynası gibidir. Orda sorun yoksa yoktur. İsmi her ne olursa olsun açılım diye, bu milleti germemek, birbirine düşürmemek gerekir. İşte o zaman bir açılırız ki, kimse toparlayamaz.

Çünkü bir daha Atatürk gibi toparlayan birisi gelmez. Ne dil kalır, ne din kalır, ne sen kalır, ne de ben. O halde zararın neresinden dönülürse kar sayıp, bu işlerden vazgeçmeli.

Başka bir Türkiye yok. Ne mutlu Türküm diyebilmeli herkes.

10-11-2009 Muharrem Karaoğlan


En son MUKO tarafından Çrş Mar 03, 2010 7:35 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Nuri Gökgöz
ELMAS ÜYE
ELMAS ÜYE


Kayıt: Jul 15, 2004
Mesajlar: 893


MesajTarih: Çrş Ksm 11, 2009 12:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Keko’nun kahvesinde en yakın sürede can kardeşimle birlikte şöyle özden yapılmış bir TÜRK KAHVESİ içmek istiyorum.Yüreğine sağlık nefesimin sesi bir telli turnam.Sevgilerim bu sevgi dolu yüreğe.Nuri Gökgöz(Toprağın Sesi)
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Prş Şub 03, 2011 9:48 am    Mesaj konusu: ÇARŞI,PAZAR Alıntıyla Cevap Ver



ÇARŞI, PAZAR


Eskiden beri Pazar yeri gezmelerini severim. Bir şey alıp almamak önemli değil. Öylesine dolaşırım. Alakalı, alakasız yerleri. Semt pazarlarını, kapalı Pazar yerlerini, bitpazarı denilen yerleri. Hep eski günler gelir aklıma, rahmetli babamla ayakkabı sattığım çocukluk yılları…

Pazarcılık ayrı bir yetenek ister, müşteriyi toplamak, elindeki malı en iyi fiyata satmak herkesin harcı değildir. Ben bu işlere beş, altı yaşlarından başladığım için iyi bilirim. Ayrıca Pazar yerleri bir yerin kalbinin attığı yerdir. Orası ne kadar bereketli ve hareketli ise vaziyet iyi demektir. Kimselerden ses seda çıkmıyorsa, insanlar alıp almamak arasında tereddüt içinde dolanıyorsa herkes için kötüdür.

İzmir’in meşhur Kemer Altı çarşısı benim sıkça uğradığım,fincanda pişen kahve içtiğim,midye dolma yemek için hususi gittiğim bir yer..Bu günlerde çarşıda kıpırdanma oldukça iyi..Tanıdığım birkaç esnaf arkadaşın dediğine göre; Televizyon dizileri de olmasa esnaf kan ağlarmış.Çarşıyı dikkatlice dolaşıp,yalandan yere birkaç fiyat sor,en çok satılan mallara dikkat et dediler.Kızlar ağası Hanı’nın oradaki kahvecilerden bir kahve içip, düştüm yola.

Hava; Denizden gelen esintiyle karışık oldukça ayaz, sokaklar kalabalık. Bir örmeci, şapkacı önünde hep aynı tip örme şapka.”Osman’ın şapkası burada…!” Allah, Allah Osman’da kim derken “Öyle bir geçer ki zaman” Tv. Dizisindeki çocuğun şapkasıymış. Peynir ekmek gibi satıyor. Sanki Kızılay bedava dağıtmış gibi gençlerin, çocukların başında aynı şapka.

Biraz ilerde bebe malzemesi satan dükkânın vitrininde ahşap bir beşik, üstünde bir yazı “Güllünün Beşiği” Hanımın Çiftliği dizisinden. Takı, incik, boncuk satan dükkânların vitrinlerinde “Hürrem’in yüzüğü” Muhteşem Yüzyıl dizisinden…Çeşit oldukça bol.

Benim en çok dikkatimi çeken “Fatmagül’ün donu geldi” yazan bir muzip. Bu da “Fatmagül’ün suçu ne” Tv. Dizisinden. Dondum kaldım desem yeridir. O diziyi de, yıllar önce çevrilen filmini de izlemiştim. Tecavüze uğrayan, zavallı bir kızın hayat hikâyesidir.

Televizyon, medya, moda her şey kabul, Hürrem Sultan’ın yüzüğünü takabilir insan, Osman’ın şapkasını da giyebilir. Fatmagül’ün donuna özenti nedir? İşte orayı anlamadım.

Televizyonun, kitle iletişim araçlarının, internetin insanlar üzerindeki olumlu ya da, olumsuz etkileri oldukça fazla. Bunu seçip almak kişilerin, kendi elinde. Fazla özenti içinde yaşamamak lazım. Yoksa; teknolojiye, modaya yetişmek çok zor. Bu insanları depresyona sokar, huzursuz eder. Evin yolunu bulmak zorlaşır. Çarşınız, pazarınız bereketli olsun. Azıcık aşınız, ağrımaz başınız olsun.

3-2-2011 Muharrem Karaoğlan

Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
MUKO
ALTIN ÜYE
ALTIN ÜYE


Kayıt: Jun 27, 2007
Mesajlar: 653


MesajTarih: Çrş Eyl 21, 2011 4:52 pm    Mesaj konusu: BADE’LEME… Alıntıyla Cevap Ver

BADE’LEME…

2011 Yılının Eylül ayında gazetelerde bir manşet; Sahte şeyh tecavüzden 341 yıl 5 ay ceza ile yargılanıyor. Şeyhin adı da, ifadesi de enteresan. Uğur Korunmaz isimli, kırk yedi yaşında, uzun sakallı bu zat, tespit edilebilen bir kaç kadına tecavüz, tespit edilemeyen kim bilir kaç tane kadına tacizden, tarikat kurmaktan ve yönetmekten, nitelikli suçtan yargılanıyormuş.(21-09-2011 Günlük gazeteler)

Gazetelere düşen ifadesinde zatın bir ifadesi dikkatimi çekti. Zikirden sonra “sır odası” ismiyle ayrı bir odaya çektiği müritleriyle “Bade’leme” yapıyormuş. Bade’lenen kişi de nurlanıyormuş. Bütün günahlarında arınıyormuş. Sır odasına giren müridin kadın ya da erkek olması da fark etmiyormuş. Tövbe, tövbe…

Bade; Divan edebiyatında şarap ya da aşk anlamına gelmektedir. Şıh hazretleri “zikir esnasında cezbelenen, yani kendinden geçen müridimle ilişkiye girmez isem yanar, delirir.” “Ben onlara iyilik yaptım, zorla yapmadım” diyor. Hatta kendisini yetiştiren şıhın da, kendisini bir güzel bade’lediğini söylüyor. Üstelik evli ve iki çocuk babası bu şıhın evinde epeyce porno içeren DVD’ ler bulunduğunu yazıyor gazeteler… Müritleri arasında birçok erkek ve kadın olduğunu tespit etmişler.

“Hararet nardadır, sacda değildir,
Keramet baştadır, tacda değildir,
Her ne arar isen, kendinde ara,
Kudüs’te, Mekke’de hacda değildir”

Ne güzel söylemiş hacı Bektaşi Veli. Uzay çağı olarak nitelendirilen, iletişim araçlarının, eğitimin, teknolojinin en yüksek seviyede olduğu günümüzde marifeti uçkurunda olan bu tür sahtekârlara inanlara ne demeli… Allah akıl, fikir versin.

Hala üfürükçülerden, faldan, büyüden medet ummak dinimizce de men edildiği halde,(Felak Suresi) bu yollara düşmek çok üzüntü verici.
Her sakallıyı hacı, hoca zannedip inanmak ondan medet ummak, akıl karı değil. Kıyamet günü herkes kendi hesabını verecek.

Bade arayanlar, aşk arayanlar kerameti uçkurunda olan bu tür sapıklara güveneceklerine; Badeyi, aşkı kendi yuvalarında, kendi eşlerinde arasınlar.

Mustafa Kemal Atatürk; Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru tarikat, medeniyet tarikatıdır demiştir. Millet olarak Cumhuriyeti kurduğu yıllarda uyarmıştır bunların şerrinden.

Aklın yolu birdir, o da ilimdir. Şeyhte, pirde değildir.

Muharrem Karaoğlan
21-09-2011
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Acipayam.com Forum Ana Sayfası -> Serbest köşe Tüm saatler GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group



Copyright © 2004-2008 Mustafa UNAL. Bu site PHP-Nuke © 2003 kodlarına sahiptir. PHP-Nuke GNU/GPL lisansı altında dağıtılan ücretsiz yazılımdır.